hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hikaye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

1 Ekim 2015 Perşembe

DÜŞLERİN GERÇEK BÜYÜCÜSÜ:GABO

“1947 yılıydı. On dokuz yaşındaydım. Hukuk fakültesinin birinci sınıfında öğrenciydim… İlk sayfadaki giriş cümlesini hatırlıyorum, şöyle diyordu: “Bir sabah sıkıntılı rüyalarından uyanan Gregor Samsa kendisini yatağın içinde devasa bir böceğe dönüşmüş bulur.” … Lanet Olsun! Okurken böyle mırıldandım kendi kendime, “Bu doğru olamaz! Kimse böyle bir şeyin yapılabileceğini bana söylemedi! Demek olabiliyormuş! Öyleyse ben de yapabilirim! Lanet olsun! Benim büyükannem de böyle anlatırdı hikâyelerini… En olmadık masalları sanki gerçekmiş gibi.”
Düşlerin gerçek büyücüsü, büyülü gerçekliğin Gabo’su. Tam adı ile Gabriel José de la Conciliación García Márquez. Gerçeküstücülüğü günlük yaşama uygulayan "Büyülü gerçekçilik" akımının en önemli isimlerinden Marquez, 6 Mart 1927'de Kolombiya'nın Karayipler kıyısındaki Aracataca kasabasında yoksul bir ailenin 11 çocuğunun en büyüğü olarak dünyaya geldi. Babası Gabriel Elijio Garcia bitki ilaçları satıyor, annesi Luisa Santiaga Marquez ise telgrafçılık yapıyordu. Marquez, çocukluğunu Bin Gün Savaşları sırasında komutanlık yapan emekli albay dedesinin savaş anılarını dinleyerek geçirdi. Bu nedenle bir çok eseri ninesi ve dedesinden dinlediği masalların etkisini taşımaktadır. Hemingway, Faulkner, Dostoyevski ve Kafka gibi yazarların eserlerini okuyan Marquez ilk öyküsünü de okulda yazıp 1947'de El Espectador gazetesine gönderdi. Babasının tüm ısrarlarına rağmen yazmaya duyduğu büyük aşk nedeniyle hukuk fakültesindeki eğitimini bırakıp gazeteciliğe başladı. Küba devrimi sırasında Havana'da gazeteci olarak çalışan Marquez, Fidel Castro ile arkadaş oldu. Ancak bu dostluk, ona pahalıya patladı. 2005'te Amerikalı bir yazar, Marquez'i Küba'da işlenen insan hakları ihlallerine suç ortaklığı etmekle suçladı. Marquez'in siyasi görüşleri, yıllarca ABD'den izin alamamasına neden oldu.

1981'de Kolombiya hükümetinin ayrılıkçı M-19 gerillalarını desteklemekle suçlaması üzerine Marquez, Meksika'ya taşındı. Daha sonra kendisine yapılan büyükelçilik tekliflerini ve devlet başkanlığı adaylığını geri çevirdi. Ancak Kolombiya hükümeti ile ülkenin en büyük gerilla hareketi Kolombiya Devrimci Silahlı Kuvvetleri (FARC) arasında görüşmeler yapılmasına yardımcı oldu.
Gazetelerde muhabirlik yaparken en çok Virgina Woolf ve William Faulkner’in etkisi altında kaldığı söylense de onu en çok etkileyen veya yazdıklarına inanmasını sağlayan Kafka’nın Dönüşüm adlı eseridir. Yazıları canlılık, dil zenginliği ve en çok da derin hayal gücüyle doludur. Sürrealizmim Latin Amerika'nın realizminden kaynaklanır, demiştir. Yaprak Fırtınası, Albaya Mektup Yazan Kimse Yok ,Hanım Ana'nın Cenaze Töreni , Şer Saati ,Yüzyıllık Yalnızlık ,Sevgiden Öte Sürekli Ölüm ,Mavi Köpeğin Gözleri ,Başkan Babamızın Sonbaharı,  Kırmızı Pazartesi ,Kolera Günlerinde Aşk ,Labirentindeki General,On İki Gezici Öykü, Aşk ve Öbür Cinler, Benim Hüzünlü Orospularım en bilinen eserleridir.
Nobel edebiyat ödüllü yazarın Yüzyıllık Yalnızlık eseri Newyork Times tarafından “Eski Ahit’ten sonra okunması gereken ilk edebiyat ürünü” olarak seçilmiştir.
Mavi Köpeğin Gözleri 1947-1955 yılları arasında yani ilk gençlik yıllarında yazdığı öyküleri içeriyor. Sözü geçen öykü “Çullukların Gecesi” ise Marquez tarafından “Yüzyıllık Yalnızlık’a değişmem,” dediği müthiş bir düşsel anlatım.
Gabo’nun bu eserini okurken sürekli kitabı kapatma isteği uyanıyor içimde. Öykülerde sürekli bir çürüme, ölüm, zaman ve mekan bağının kopukluğu, önlenemez bir duygu yoğunluğuna karışıyor. Normal bir kafa ile yazmadığı hissine kapılıp irkiliyorum. İrkilme sebebim ise beni kendi dünyasına hızla çekiyor olması. Çullukların Gecesi öyküsü çulluklar tarafından gözleri oyulan üç adamın hikayesini anlatıyor. Öyküde medyanın manipülasyonu ve insanların önyargıları üzerinden eleştirel bir bakış sunuyor. Düşkünlüğü anlatan yazarın gazeteciliğinin sorgulayıcı tavrı ile karşı karşıya geliyoruz.
"Görünmez bir güneş omuzlarımızı ısıtmaya başladı. Ama güneşin varlığı bile ilgimizi çekmiyordu. Mesafe, zaman ve yön kavramımızı kaybetmiş halde orada, nerede olduğunu bilmediğimiz bir yerde oturduk. Yanımızdan birçok ses geçti. 'Çulluklar gözlerimizi oydu,' dedik. Seslerden biriyse şöyle dedi: 'Bunlar gazeteleri fazla ciddiye almışlar.' Sesler ortadan kayboldu. Bizse öylece, omuz omuza oturmaya devam ettik."
Büyülü gerçekçilik üslubunu yabancılaştırma etkisi yaratmak için kullandığı savını destekleyen bu öyküsü özellikle Bertolt Brecht’i okurken karşılaştığımız benzer havanın siyasi bir yönünün de olduğunu bize hatırlatıyor. Yazar düş dünyasında bizi yorarak dış gerçekliklere karşı bir uyanışa sürüklüyor. Büyülü gerçeklik akımına ilgi duyanlara benden bir tavsiye Jorge Luis Borges’in ve Mikhail Bulgakov’un kitapları ilginizi çekecektir .

Not: Yılmaz Güney’in Yol filmi ile ödül aldığı Cannes Film Festivali’nde jüride Gabo’da vardı.

11 Ağustos 2015 Salı

HAYATINA BAK!

-Seni severdim, dedi. Çığlıklarımı duyduğun zamanlar ve beni öldürmediğin zamanlar seni oldukça severdim, dedi. Kurtuluşu yakın kahkahaları geleceği kadar plansızdı. Aniden patlattı.
- Hahah. Git! Sorun olmayacak ikimize de bu dönüşü olmayan harcanış.
Sorular sorup yakınmalarını dinleyebilirdim. Ancak tek düze bir metropol alışkanlığı ile gazını almaya yeltendim. -Hayat bu, takma kafaya, yaşamaya bak, mutlu ol.- Düşündüm ve içlerinden en uygun birleşimi seçtim. Yüzüne küstahça:
-Hayatına bak, dedim.
İçine gömüldüğüm sigara yanıkları ile dolu kanepeden doğruldum. Artık gitmenin zamanı gelmişte geçiyordu. Eski ahşap evin demir kapısına yöneldim. Zor açılan kapıyı sert bir hamle ile açtım. –Gıcır,gıcır- Dışarı çıktım ve ağır kapıyı iki elimle tutup hışımla kendime doğru çektim. Tüm gece çisil çisil şehre dokunan yağmur damlaları sabahın bu  kör saatinde buz tutan camın üzerinde titreşerek birbirine karışıyordu. Tepenin başındaki bu ahşap evden uzaklaşmak için kaygan merdivenlerden parmak uçlarımdan akarak indim. Kopamamış bir fırtına sabahının yakıcı ayazı suratıma patlıyor, ben şehrin ince bağırsaklarından kurtulmak için direnerek yürüyordum. Cebimde iki dal sigaramdan başka bir şey kalmamıştı. Çıkardım birini; yaktım. Bana söylediklerini aklımdan çıkaramıyordum. Bu ise işleri daha da kötü bir hale getirmekten başka bir işe yaramıyordu. Gece sevişirken durmuş bir anda ayağa kalkıp:
-Bir aşk ilişkisi bu. Tutku! Anlıyor musun? Hüzün benim için sorun değil. Bu coşkun duygular sayesinde yaşadığımı hissedip teselli buluyorum.  Bana kattığın acı ölme isteğimi öteliyor. Aşk sayesinde bir parça kıskançlık ve şehvete düşerek oyuna katılabiliyorum. –en azından-  Dürüst davranıyorum sana.  Umutsuz tutku çılgınlığı! Hah. –ne kibir-  benim çıldırdığımı sanıyorsun, demişti.
Oysa onunla ilgili bugüne dek uzun uzun düşünmemiştim. Aramızda yaşananlara yüklediği anlamların frekans değerleri yükselmiş, kontrolden çıkmıştı. Ona gece boyu kibar davrandım. Aklımın onda kalmasının oldukça makul nedenleri vardı. Düşündükçe dipte olduğunu ancak kelimelerimin, algılarımın ona değmekte ne derece kifayetsiz kaldığını anlıyordum. Onu bir şeye ikna etmek için konuşmadığımı sanıyordum. Şimdi düşünüyorum ve onu yaşamaya zorladığımı anlıyorum.
-Yersiz olmak zor.  Hiç kök salamamak. Savrulmak bu hayatta sürekli. Hislerini tek bir insana derinleştirememek derdi var. Bilir misin?  Kalbinin yurtsuz olması bu dünyada… Bir mezar başında ağlayamamak var. Beni kalpsiz sanma. Biliyordum hep bildim. Aşk acısı değil açlık öldürüyordu çocukları. Utandım. Elbet bir gün gideceğim senden. Ne beni kibir boğacak ne seni meczupluk öldürecek. Beni çok fazla önemseme.
Sinsi bir gidiş planına onu alıştırmakta olduğumu hissettirdim. Zamansız olduğunu düşündüğüm kızgınlığında haklı olabilirdi. Zekasını hafife almıştım. Bu sözlerim üzerine yatağa dönmüş, sakinleşmişti. Ancak bu sakinleşmenin teessür sonucu olabileceğini anlamak istememişim. Uzanıp çözdüğü saçları hücuma kapalı omuzlarına coşkun bir hüzünle dağılmıştı. Bu sırada derinden ızdırap dolu bakışını üzerimde hissettim. Göğüs kafesime incecik bir ağrı indi. Beni yok edecek kadar tutarsızdı. Ellerimi sıkıca tutmuş, tüm gece sayıklamıştı. Şuan düşündüğümde kendi acımasızlığıma şaşıyordum. Ahşap evden oldukça uzaklaşmıştım ve çıkarken bir daha geri dönmeme niyetindeydim. İçimde ise yoğun bir kaygı filizlenmişti. Tepenin bulunduğu bayırın sonuna kadar inmiştim. Bir güdü beni eve doğru çekiyordu. Elimdeki sigara izmaritini atıp ayakkabımın topuğu ile ezdim. Aniden yokuş yukarı koşmaya başladım. Geri dönmeliydim. Akciğerlerim nefes alışverişine yetişemiyor; bir köpek gibi soluyordum. Dalağım şişmiş, vücudum ısınmış, ayaz sanki yok olmuştu. Son takatimle merdivenleri tırmandım. Paslı demir kapıyı zorlayarak açtım. Masanın üzerinde siyah deri defteri açık bir biçimde duruyordu.
Herkesin sonsuz güven duyduğu sen yalanlar içerisinde yönsüz ve sonsuz labirentinde kaybolmuşsun. Ben ise ayağı yere basan en büyük gerçeklik olarak karşında dikiliyorum. Trajedimiz bu olacak. Sana aşık olsam sen de bana olur muydun?  Ben ol isterdim. Ancak tükendiğim ihtimali ile sarsılıyorum. Mutluluk ile yetinmeyi deneyeceğini bilsem hüznümü orta yere bırakıp gitmezdim. Seni anlamıyorum ve sana dair olanları bilemiyorum. Anlayamam. Çünkü ben bu dünyaya ait değilim. Seni anlamam için bana söylediğin sözler -ruhun özgürlüğü gibi şeyler- sen söylediğin için değerliydi. Herkesi eşit sevemezsin. Demokratik aşk acı veriyor. Sevgilim ben şehrin bağırsaklardan yola çıkmış bir solucanım. Ama mideye kadar bile yol alamadım. Boklarda boğuldum. Şimdi ise tam şehrin kıçının kenarından kayıyorum. Dipteyim. Hep dipteydim. Ben değilim intihara meyilli olan dolunay gecesinin çığlık içinde inleyen havasıydı. Genzimde yakıcı bir asitlenme oldu gidişin. Boğazımda koca bir kara delik açıldı. Kelimelerim galakside sonsuz ihtimal döngüsüne karıştı.
Hayatına bak!

                                                                                                                                     RÜYA
Kalan son sigarayı aldım ve yaktım. Dumanını kosmosa saldım...

2 Eylül 2014 Salı

ZÜRAFALAR VE BEJE

“İçindeki tutsağın çıkacağı yok.
 ayakları hep kesik ve kapı önünde onu bekliyor.
 Çok şey biliyor. Ve hiçliğini paralıyor.
 Sakatlıklarıyla tanrımız oluyor. 
Kapatın toplumun aynasını gün doğuyor.
 Ey ey ey! Seslenmeye lüzum görmediği zavallılar
 –seni tenzih ederim- gözyaşıyla yıkanan duvarlarınız sonsuz kere pas tutuyor. 
Gürültüler arasında meleklerin fısıltısını duyabilenler ölüme kafa tutuyor.”

-Dilda kıpırdama artık. Otur yerine!
Annemin katılaşmış esmer rengi ve soğuk bakışları sizleri ürkütmüş olabilir. Ben ne korkuyorum ne üzülüyorum. Bindiğimiz otobüs beni eğlendiriyor. Gülmemi durduracak değilim. Önde oturan zayıflıktan hastalıklı olduğunu düşündüğüm kel kafalı adam elindeki kahveyi yere döktü. Bal sarısı üzerine kahverengi baklava desenleri olan halının üzerine iyice yayılan kahve lekesi bir zürafayı anımsatıyor. Ben zürafaları televizyonda gördüm. Afrika’da yaşarlar ve dilleriyle kulaklarını temizleyebiliyorlar. Bir zürafam olsun isterdim. Bunu anneme söylediğimde çok kızdı. Böyle şeylere dua eden aptal bir kızı olduğu için başının sürekli belada olduğunu söylüyor.
Başım önde lekeyi inceliyorum. Seslere doğru yüzümü döndüğümde otobüste oluşan küçük kargaşa beni heyecanlandırıyor. Her yeri kahveden yanan kel adamın telaşlı hali yanı başında ki yaşlı kadını korkutuyor. Annemin sesiyle irkiliyorum. Kulağıma doğru yaklaşıp yorgun bir sesle bağırıyor:
-Önüne bak!
 Annem kardeşimi sırtından indirip kucağına alıyor. İlerliyoruz. Lalalaylalaylamm… Bir adam geliyor. Uzun boylu Reşhad ağabeyime benziyor. Onun kadar neşeli olmadığını geç anlıyorum. Otobüste şarkı söylemek yasaktır, diyor. Susuyorum.  Annem etimi cimciriyor. Feryadı koparıyorum. Keskin siyah gözlerine derinden sinirli bir pırıltı geliyor:
-Sus, sus rezil ettin beni! Döverim vallahi, diye fısıldıyor bu defa. Çaresizliğime duyduğum büyük öfkeyle susuyorum.  Aııııggghhh bu defa kardeşim ağlamaya başlıyor. Annem benimle artık uğraşmayacak diye seviniyorum.  Fakat doğduğum günden bugüne nasıl bir eziyet olduğumu bana anlatıyor. Benim bir lanetten ibaret olduğumu beynime işliyor. Kafasında çınlayan bombalara duyduğu kini bana kusuyor. Kardeşimi kucağıma atıyor. Onu kucağımda hoplatıyorum ama nafile susmuyor. Son çare tehdit ediyorum.
-Sus Beje sus yoksa anne seni de döver. Tehditkar halim Beje’yi korkutmuş olacak;  pembe yanaklarının kasılmaktan moraran hali düzeliyor. Birlikte pencereden bakıyoruz. Binaları sayıyoruz. Beşe kadar…  Evler azalıyor artık, bazıları yarım kalmış. Evimizi görüyorum onu da yarım sayıyorum. Esmer soğuk bakışlarına yaşlar hücum etmiş annemi görüyorum. Başımı öne indiriyorum. Saçlarımla yüzümü kapatıyorum. Annem saçlarımı çekiştirirken çatlamış bir sesle:
-Beceriksiz bir türlü öğrenemedin saç toplamayı, diyor. Annem saçlarımı topluyor ense kökümde. Çıplak kalıyor gözbebeklerim; oyuncak şehrim duman altında. Koştuğum sokağı sayıyorum beş kere. Bazı arkadaşlarımı yarımşardan sayıyorum. Vaaz verebilecek kurtarılmış tek çocuk olmaya gülüyorum. Annem tokadı geçiriyor. Yorgunluğun ve hüznün verdiği perişanlıkla koltuğun kenarına siniyorum. Kardeşime sarılıyorum. Keşke diyorum bir zürafam olsa her şey daha güzel olurdu.


3 Ağustos 2014 Pazar

US

Acaba adı ne diye düşündü yaşlı kadın? Öyle heybetli duruyordu ki karşısında ; adını sorma arzusu bastırılamayacak vaziyete gelmişti. İnce kırışık ellerini göbeğinin üzerine kenetledi. Biliyor olmalıyım, dedi. En azından eski keskin hafızası ona yardım etmeliydi. Sonsuz kere beyninin her kıvrımını yokladı. Sanki karşısındakinin adını aklından bir bıçak darbesiyle kesip atmışlardı. Bir süredir her şey daha karışık ve paslanmış bir halde zuhur ediyordu beynine. Karşısındakine baktı. Uzun mağrur gövdesine rağmen hafif bir rüzgarda bile  sallanıyor olması içindeki ince ruhu gösteriyordu. Yaşlı kadın bunu görebiliyordu. Sorsaydı ya birilerine "Onun adı nedir?" diye. Kafasına ardarda balyoz gibi iniyordu düşünceler: nasıl, ne diye ismini soracağım insanlara? Onlar adını biliyorlar mıdır? "Sen kim olursun da sorarsın?" derlerse ne yaparım? 
Tüm korkularına rağmen yanından geçen aklı başında her insanı süzüyordu. Hatta gözlerini dikmiş bir vaziyette tutkuyla dilinin çözüleceği anı bekliyordu. O gün "karşısındakini" izledi. Günler günleri takip etti. İnsanlara dudaklarının ucunda dökülmeye hazır kelimelerle baktı. Ölene kadar o parkta oturdu. Ve hatırlamayı bekledi. Her şeyi unuttuğu için kendini ipe dizen ruhu bu yitişi kabullenemedi. Her gün sevgiyle tutkuyla izlediği ağacının adını hatırlayamamıştı. Öldüğünde mezarının başına bir "Selvi" diktiler.

8 Haziran 2014 Pazar

DİLEK TUT

Güneşin doğduğu yerde doğurmuşlar beni. Ayın battığı, dünyanın bittiği; bebeklerin sonsuz kez annesizlikten öldüğü yerde doğmuşum. Ondan karaymışım ya böyle. Hem akıllı hem uslu durmuşum. Sevilmek özlemi parmak uçlarımdan damlarken göklere. Dünya altüst olmuş. Bir fırtınaya tutulsam diyorum ve savrulsam senin olduğun kapının eşiğine. Bulsan beni, -çaresizim- acısan. Alsan içeri; yağmur dinse. Sonra durmayan gözyaşımla savrulsak . Beni keskin bir bakışla kapı dışarı ederdin. Düzenli dünyana tufan gibi geldim ya. Benden şüphesiz ki nefret ederdin. Dursa gözyaşlarım -sessizlik- daha bakılır mı sıfatına? Sen pişman ben mağrur. Atmışım bir hışımla kendimi kapı dışına. Soyunuyorum beceriksizce ve sınırlarımı yırtarca. Çıplaklığım karışıyor boş sokaklara; itler ve kuyruklarıyla. İçim yanıyor ve binlerce dilek yağıyor yaz gecemin karanlığına. Yıldızlar avuçlarımda ... Uyuyorum bazen üşüyorum. Anlıyorum kapılar kapalı meczuplara. Titriyorum sarılıyorum dileğim olan binlerce yıldıza.

30 Mayıs 2014 Cuma

"EL"

Gevşek ve titrek ellerimi uzatıyorum. Nasırlı ellerinin içinde ufalanıyor. Yağma. Derinliklerine dalıyorum. Bana kulaklarımdan girme lütfunda bulun istiyorum. Bu yüzden ellerim korkak, tenim isteksiz; kaçıyorum. Bomba. Aklıma deli istekler geliyor. Zaptolması yarına bırakılırsa şehri karıştırabilir. Üstelik sadece sana dair olan. İnanabiliyor musun bir sevmek bir insan bir şehir...  Mal oluyorsun bir anda gelecek günlerin aydınlığına. Işık. Ellerimi bıraktın. Şimdi neredeyiz? Yasak bir ormanda; o orman neden yasak bilir misin aslında? Ağaç. Biz şehirler kurarken dümdüz edince asfaltlarca yasaklandı ormanlar insanlara. Şimdi en ilkele dönüş yaparsak günahlarımızı satabiliriz Tanrı'ya. Vaftiz. Ayaklarımızın altında yapraklar ve her biri ölü bir insan bedeni. Çiğneyerek arınmaya gidiyoruz diğerlerinin yaptığı gibi. Sular çekiliyor biz yaklaştıkça; çıplaklığımızdan utanmaya başlıyoruz. Bilmem neden? Öp. Affolmak niyetimiz bedenlerimizin yangınına karışmak üzere. Koşuyorum bacaklarımdaki acıya aldırış etmeden. Tüm mide bulandıran kutsallıklara dalıyorum ilk bulduğum iskeleden. Sen. Gözlerimi açtığımda kuru ve mutsuz dünyamda karşımdasın. Ellerim gevşek ve titrek uzatıyorum sana. Sadece bir an ve gidişine gün batımları katan. Ben. Başkalarına mutlu başkalarına sıcak başkalarına gündoğumu olan sarsılmayan nasırlı ellerini düşünüyorum. Ateşim yükseliyor, başım dönüyor ve sanki büyüyor ellerim...Öneri:Sait Faik Abasıyanık-Büyüyen Eller

BEYAZ MANTOLU ADAM (inceleme)

Beyaz Mantolu Adam Oğuz Atay'ın Korkuyu Beklerken adlı öykü kitabının ilk hikayesidir. Yazar’ın 1975 yılında yayımladığı kitap 70 sonrası toplumunun yaşadığı bunalımı simgesel ögelerle resmeder. Türk edebiyatının ilk post-modernist yazarlarından kabul edilen Atay romanında ki “tutunamayan insan” ögesini hikayelerinde de ön plana çıkarır. Tutunamayan bu insanlar düzen dışılıkla cezalanmış, kimliksizleşmiş, kendi içlerine çekilmeye zorlanmışlardır. Onları buna zorlayan ise çarpık burjuva toplum düzenidir. Beyaz Mantolu Adam adlı öykü değineceğim birçok yönüyle bu toplum düzeni içindeki tutunamayan bir karakteri trajikomik bir biçimde yansıtır.
Hikâyenin ana kahramanı bir dilencidir ve öykü boyunca hiç konuşmaz. Söylenenlere tepki vermez, insanları duymazdan gelir. Atay’ın kurmaca dünyasına ait bu dilenci dilenmeyi bile beceremiyordur. Becerememekle yani başarısızlık ağıyla örülü bir çemberin ortasındadır. Bu adam dilendiğine göre hayatta zaten başarısız olmuştur. Dolayısıyla o iki kere başarısız olarak bu ağı yırtar. Etrafındaki dilencilere benzemez, onlar gibi istekleri hatta somut düşünceleri yoktur. Bir çoğumuzun yaşadığı gibidir belki de yaşamla ölüm arasındaki bir araftadır. Beyaz mantolu adam kendi içinde bir dünyada yaşıyordur. Bir sokak satıcısından aldığı beyaz bir kadın mantosunu giyer. Satıcının kötü gözükeceğini söylemesini umursamaz. Toplum onlardan farklı görünen bu insana bir yabancıymış gibi bakar. Ona “Hey Mister!” diye seslenirler. Edilgen bir tavır içinde kendinden isteneni yapar. Gömlek satar, müşteri çekmek için vitrinde durur. Hiçbir şeye karşı koymaz. Ne topluma uyar ne isyan eder. Okur hikâyeyi okudukça Beyaz Mantolu Adam’a acır. Kimileri içten içe onunla arkadaş olma isteği duyar. Kahramanımız birbirleriyle etkileşim halinde olan toplumsallaşmış bir dünyaya zıt, aykırı bir figür olarak karşımıza çıkar. Her şeyi ile toplum gerçeğine aykırıdır. Zamanla çevreden tepki almaya başlar. Bazıları kötü bir hastalığı olduğunu düşünerek ondan tiksinir, bir diğeri üzerinde kadın mantosu taşıdığı için sapık olduğunu iddia eder. “Halkın huzurunu ihlal ettiği” yargısı güçlenir. Giderek artan mahalle baskısı karşısında bizim Beyaz Mantolu Adam kaçar. Mantosuyla denize girer, giysilerin ağırlık yapması ve kendisinin de yine hiçbir çaba göstermemesi neticesi boğularak ölür.
Bu hikaye birey-toplum çatışmasını çarpıcı bir biçimde yansıtır. Beyaz Mantolu Adam’a bir çok yakıştırma yapılabilir. “Kalabalıklar içinde yalnız kalan”dır. Sürekli bir akış halinde ve arayıştadır. O “özgürlüğü arayan”dır. Beyaz mantosu burjuva toplumuna karşı saklandığı bir kabuktur.
Kendisi ile mücadele eden birey aşamadığı benliğini ölümle cezalandırır. Hikaye modern dünyanın açmazlarında yolunu şaşıran ve buhranlar yaşayan insanın “kafkaesk” bir yansımasıdır. Bu intihar, kendi kendisini aşamayan bireyin çaresizliğinin bir göstergesi olarak da düşünülebilir. Beyaz mantoyu giydiği an toplumsal düzene ilk kez başkaldırmıştır. Kahraman boka batmış olan bir düzene karşı koyan bir tiptir. Bu öykü Oğuz Atay'ın sivil itaatsizliğidir.
“Hafif bir rüzgâr çıktı; iriyarı, esmer ve görünüşü taşralı satıcının elbiselerini belli belirsiz dalgalandırdı. Yalnız beyaz manto kımıldamadı; ağır bir kumaştan yapılmış olmalıydı. Bir süre durdular mantoyla karşılıklı.”1
Mantoyu aldığı an öykünün kırılma anıdır. Manto bir kadın mantosudur. İmgesel olarak bir anneyi çağrıştırır. Korunma içgüdüsü duyan yalnız bir insanın kimlik arayışıdır. Kahraman mantoda güçlü bir kimlik görür. Onun rüzgârda kımıldamaması bu güçlü kimliği bize anlatır. Mantoyu giyen kahramanımızın savrulmuşluğu ortadan kalkıyor. Bir var olma çabası başlıyor. Atay; o ana kadar hiçbir etki yaratamayan bu adama mantoyu giyince “yerdeki su birikintisinden güneşle birlikte yansıyor.” diyor. İnsanlar ona bakıyorlar. Böylece öykü yeni bir alanda akmaya başlıyor. Beyaz Mantolu Adam’ın bir şey olma çabasına, bunalımlarını topluma karışarak aşmaya çalışmasına akan hikâye umutsuzlukla sonlanıyor. Modern imgeleri ve kafkaesk alegoriyi en iyi şekilde yansıtan bu öykü Kafka’nın kurmaca yapılarından beslenir. Dil olabildiğine sadedir. Yoğunluk ise metaforlarla sağlanır. Oğuz Atay’ın romanları kadar öyküleri de başarılıdır. Beyaz mantolu adam hayattan yorulmuş bir adam değildir, o yaşayamamak çaresizliğini yaşar ve okura yaşatır.
Not: Yazarın çevresi bu karakterin esin kaynağının Çiçek Pasajı’nda tüm gürültü ve kalabalığa karşın kıpırdamadan duran bir kemer satıcısı olduğunu söylüyor. Yarı meczup konuşmadan duran bu adam Atay’ın çok ilgisini çekiyor. Bu öykünün Yüksel Yavuz’un çektiği bir kısa filmi de mevcuttur.                                          

     1.Atay, Oğuz. Korkuyu Beklerken s.14.